“Bir Sena geçti bu dünyadan dersiniz.”

Sena Nur Gündüz’ün ölümüyle ilgili aylardır herkes kendi yorumunu yaptı. Kimi onun kendi canına kıydığını, kimi ise birileri tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Ancak çıkan otopsi raporuyla birlikte Sena Nur’un kendi hayatına son verdiği ortaya çıktı.
Fakat çoğumuz sonuca odaklanırken, ayrıntıları kaçırdık. Bu genç kız, bu sona yaklaşırken onu koruması gereken insanlar neredeydi?

İddialara göre Sena Nur, ergenlik döneminden itibaren kendi içinde çözemediği sıkıntılarla mücadele ediyordu. Bu sıkıntılarını sosyal medya aracılığıyla paylaşarak kendince bir yardım çağrısında bulunuyordu. Belki de bu, onun sesini duyurma biçimiydi.
Ama ne yazık ki kimse o sesi duymadı. Onun çırpınışlarına kulak veren olmadı.

Sena Nur ilahiyat öğrencisiydi. Din ilminin, güzel ahlakın ve vicdanın öğretildiği bir kurumda, böylesine karmaşık olayların içinde nasıl kalabildi?
Üstelik bu olayda adı geçen bir öğretim görevlisi vardı. Genç kızın ilişki yaşadığı, sevdiği ya da sadece arkadaş olduğu iddia edilen bu kişi, tüm suçlamaları reddedip sadece arkadaş olduklarını savundu.

Benzer yollardan geçmiş biri olarak şunu belirtmek isterim:
Bizim de öğretmenlerimiz, hocalarımız oldu. Evet, bizlerle arkadaşça yaklaştılar, ama her zaman sınırlarını bildiler. Çünkü yaşça büyük olan, özellikle de öğretmenlik gibi bir konumda bulunan kişi, davranışlarında o konuma uygun hareket etmek zorunda.
Hata insana mahsustur; ancak konum, yaş ve sorumluluk bilinci her zaman davranışlara yön vermelidir.

Konuya dönecek olursak…
Sena Nur’un yaşadığı acıları, ardında bıraktığı mektuptan anlayabiliyoruz.
Ben kötü bir kız değilim!” diyordu.
Bu cümle, onun ne kadar yanlış anlaşıldığını, toplumun yargılarıyla nasıl ezildiğini özetliyordu.

İddialara göre kaldığı yurtta, sözde arkadaşları tarafından ifşa edilmişti. Başörtüsüz ve bir erkekle el ele tutuştuğu fotoğrafı ( iddiaya göre fotoğrafta ki erkek arkadaşız diyen öğretim görevlisine aitti) yurtta yayılmış, yurt yönetiminin eline geçmişti.
Ve o andan itibaren “kötü kız” olarak damgalanmıştı.
Ardından yurtla ilişiği kesildi.

Ama aklım almıyor…
Hani dinimiz ayıpları örtmek üzerine kuruluydu?
Ahlak, insanı dışlamak değil; ona sahip çıkmak değil mi?
Onu yurttan atmak yerine, yaşadığı zorlukları anlamaya, destek olmaya çalışmak gerekmez miydi?

Bizler, herkese kol kanat geren bir peygamberin ümmeti değil miyiz?
Ne yazık ki, bu olayda görüyoruz ki bazı kurumlar, sadece ezberin öne çıktığı, içi boş kalıplar arasında sıkışmış insanlar yetiştiriyor. (Elbette hepsi değil, ama bu olayda adı geçen kişiler için bunu söylemek yerinde olur.)
Çünkü insan, düşmanı bile olsa onun ayıbını ortaya dökmez.

Bu olayın bir diğer boyutu da akran zorbalığı.
Biz hep ilkokuldaki çocukların birbirine yaptığı zorbalıktan bahsedip, aileleri uyarıyoruz.
Oysa görüyoruz ki, 20’li yaşlardaki gençler de birbirine acımasızca davranabiliyor.
Toplum olarak, aileler olarak, eğitim kurumları ve uzmanlar olarak artık bu duruma kalıcı çözümler bulmalıyız.
Daha anlayışlı, vicdanlı, empati kurabilen bireyler yetiştirmeliyiz.

Ve sözlerimi Sena Nur’un kendi isteğiyle bitiriyorum.
Satırlarında şöyle diyordu:

“Bir Sena geçti bu dünyadan dersiniz.”

Evet, bir Sena geçti bu dünyadan.
Ve arkasında toplumumuzun görmezden geldiği, ama yüzleşmesi gereken çok fazla gerçek bıraktı.
Belki de onun hikâyesi, bize insan olmanın unuttuğumuz yönlerini hatırlatmak için yazıldı.

Yattığın yer incitmesin, güzel gözlü kız.

Yorum bırakın